📍Paris / FRANSA (çocuklu tatil / 1.gün)
Paris’te 1. Gün: Eyfel’den Louvre’a, çikolata sokaklarından şık bir akşam yemeğine uzanan büyülü rota
Paris’te ilk günümüz gerçekten tam anlamıyla dolu dolu geçti. Otele yerleşir yerleşmez kendimizi dışarı attık. Zaten Paris’te bence bir şehri tanımanın en güzel yolu yürümek. Özellikle hava da bu kadar güneşliyse, saatlerce yorulmadan sokak sokak gezmek çok daha keyifli oluyor.
Biz de ilk gün rotamızı yürüyerek oluşturmaya karar verdik. Önce köprüden geçtik, yolda küçük molalar verip fotoğraflar çektik, dilekler tuttuk, sonra Eyfel’e doğru yürüdük. Paris’in o klasik ve zarif sokak dokusu, araya karışan tarihi yapılar, bir anda karşınıza çıkan anıtsal binalar derken yürüyüşün kendisi zaten başlı başına bir geziye dönüştü.
Eyfel Kulesi’ne yaklaşırken güneşli hava bütün bu deneyimi daha da güzelleştirdi. Eyfel Kulesi aslında 1889 Paris Evrensel Sergisi için, Fransız Devrimi’nin 100. yılı anısına inşa edilmiş bir yapı. O dönem geçici düşünülse de zamanla Paris’in simgesine dönüşmüş. Kule bugün asansörle farklı katlardan gezilebiliyor; biletler resmi satış kanallarından önceden alınabiliyor ve özellikle yoğun dönemlerde online rezervasyon ciddi avantaj sağlıyor. Kule genelde sabah saatlerinden gece geç saatlere kadar açık oluyor; akşam ise hava karardıktan sonra aydınlatması başlıyor ve her saat başında kısa bir ışık gösterisi yapılıyor. Bu yüzden bence Eyfel’i hem gündüz görmek hem de gece ışıklarını yakalamak ayrı ayrı güzel.
Eyfel çevresinde en sevdiğim şeylerden biri de, kuleyi sadece tam karşıdan değil, sokak aralarından ve yürüyüş sırasında bir anda karşınıza çıkan açılardan görmek oldu. Bazı fotoğraflar gerçekten tam “Paris’teyim” hissi veriyor. Özellikle ağaçların arasından ya da cadde perspektifinden görünen Eyfel kareleri çok daha etkileyici oluyor.
Buradan sonra rotamızı Louvre tarafına çevirdik. Yolda Les Invalides’in altın kubbesi karşımıza çıktı; uzaktan bile çok etkileyici duruyor. Burası 17. yüzyılda askerler için yaptırılmış büyük bir kompleks ve bugün müzelerle, anıt mezarlarla ve özellikle de Napolyon’un mezarıyla biliniyor. Paris siluetinde o altın kubbeyi görünce insan ister istemez durup bakıyor.
Biraz daha ilerlediğimizde Fransız devlet yapılarının önünden geçtik; bayraklarla süslü, resmi ama çok zarif cepheler vardı. Paris’te en sevdiğim detaylardan biri bu oldu: burada sadece turistik noktalar değil, sıradan bir yürüyüş sırasında denk geldiğiniz devlet binaları, kiliseler ve cephe detayları bile çok estetik.
Louvre’a yaklaştıkça ortamın havası tamamen değişiyor. Zaten müzenin dış cephesi başlı başına bir sanat eseri gibi. Avluya girince o meşhur cam piramidi görünce insan ister istemez biraz oyalanıyor. Biz de klasik turist fotoğrafını çekmeden geçmedik; piramidin tepesine dokunuyormuş gibi görünen o perspektif fotoğraflardan çektik. Louvre dünyanın en büyük ve en çok ziyaret edilen müzelerinden biri. Müze genelde sabah 09.00’da açılıyor, çoğu gün 18.00’e kadar açık oluyor; bazı günler ise daha geç kapanabiliyor. Salı günleri kapalı olması da önemli bir detay. Biletleri önceden almak burada da çok işe yarıyor çünkü içerisi zaten devasa, kapıdaki yoğunluk da zaman kaybettirebiliyor. Bizim o gün vaktimiz biraz sınırlı olduğu için daha çok dış avluda, piramit çevresinde ve yapının görkemli mimarisinde vakit geçirdik. Zaten bazen içine girmeseniz bile Louvre’un avlusunda dolaşmak bile başlı başına bir deneyim oluyor.
Louvre’dan sonra Galeries Lafayette tarafına yürümeye başladık ve işte günün en tatlı sürprizlerinden biri burada çıktı. Bir sokağa girdik ve resmen her taraf çikolatacı doluydu. İlk fotoğraftaki tabeladan da görüldüğü gibi burası Avenue de l’Opéra. Bu cadde ve çevresi Paris’te pastacılar, çikolatacılar ve gurme duraklarla karşılaşabileceğiniz en keyifli yürüyüş rotalarından biri. Zaten bu bölgede gezerken vitrinden vitrine bakmadan ilerlemek neredeyse imkânsız. Paris’in tatlı kültürü burada çok net hissediliyor; sadece bir şey almak için değil, vitrinlere bakmak için bile yavaşlıyorsunuz. Avenue de l’Opéra aynı zamanda Opéra Garnier ile Louvre hattını birbirine bağlayan çok merkezi ve gösterişli bir aks.
Akşamüstüne doğru otele dönüp hazırlandık ve bu kez akşam yemeği için tekrar dışarı çıktık. Bu kısmı da çok sevdim çünkü otelimizin Şanzelize tarafında, çok merkezi bir noktada olması gerçekten büyük rahatlık sağladı. Taksiyle uğraşmadan, yürüyerek hem restoranımıza gittik hem de dönüşü yine yürüyerek yaptık. Paris’te merkezi bir yerde kalmanın en güzel tarafı bu: akşam yemeğine giderken bile şehir gezmeye devam ediyorsunuz.
Yemek için tercih ettiğimiz yer Le Royal Monceau – Raffles Paris içindeydi. Bu otel zaten Paris’in en ikonik lüks otellerinden biri. Resmi kaynaklarda da otelin Philippe Starck tarafından yeniden yorumlandığı, sanat odaklı bir kimlikle öne çıktığı ve bünyesinde birden fazla seçkin restoran bulunduğu belirtiliyor. Otelin içinde restoranların yanı sıra sanat galerisi, özel sinema, sanat danışmanlığı gibi kültürel detaylar da var; yani sadece bir konaklama noktası değil, aynı zamanda başlı başına bir yaşam alanı gibi düşünülmüş.
Le Royal Monceau içinde birkaç farklı restoran var ama en bilinenlerinden biri Il Carpaccio. Burası otelin Michelin yıldızlı İtalyan restoranı. Raffles’ın resmi sayfasında ve Michelin Rehberi’nde de Il Carpaccio’nun Michelin yıldızlı olduğu, şefler Alessandra Del Favero ve Oliver Piras tarafından yönetildiği belirtiliyor. Menü, Da Vittorio iş birliğiyle hazırlanan çağdaş ama güçlü bir İtalyan mutfağı çizgisine sahip. Yani otelin içindeki restoran seçenekleri arasında daha klasik, rafine ve özel bir akşam isteyenler için çok güçlü bir alternatif.
Biz ise o akşam Uzakdoğu mutfağı yemek istedik ve tercihimiz Matsuhisa Paris oldu. Bence gerçekten nokta atışı yapmışız. Matsuhisa Paris, ünlü şef Nobu Matsuhisa’nın Paris’teki restoranı ve Le Royal Monceau içinde yer alıyor. Resmi sayfalara göre restoranın bugünkü mutfak yönetiminde Chef Emanuele Bombardier var; kendisi yıllarca doğrudan Nobu Matsuhisa ile çalışmış biri. Restoranın konsepti klasik Japon mutfağını Peru ve Latin Amerika etkileriyle birleştiren, yani o meşhur Nobu çizgisini taşıyan bir füzyon anlayışına dayanıyor. Bu yüzden burada sadece sushi değil, çok daha yaratıcı ve farklı tabaklar beklemek gerekiyor. Zaten Matsuhisa markasının sevilen tarafı da bu: tanıdık gelen lezzetleri daha sofistike ve daha özgün bir sunumla vermesi.
Benim kişisel yorumum şu olur: Eğer Paris’te bir akşam daha şık, biraz daha özel ve gerçekten memnun kalacağınız bir Uzakdoğu restoranı arıyorsanız Matsuhisa Paris kesinlikle değerlendirilmeli. Nobu çizgisini seviyorsanız zaten çok yüksek ihtimalle memnun kalırsınız. Bizim için hem ortam, hem otelin içindeki atmosfer, hem de akşam yürüyüşüyle birleşince çok keyifli bir deneyim oldu.
Restorana giderken bir başka ilginç detay da yol üzerinde Louis Vuitton’un şu anda inşaat halinde olan ve dışı dev bir bavul gibi kapatılmış binasının önünden geçmemizdi. Gerçekten çok dikkat çekici bir görüntü. Reuters’ın aktardığına göre Champs-Élysées’deki bu dev Louis Vuitton bavul görünümlü cephe, markanın büyük bir proje yürüttüğü binayı kapatıyor. Paris basınında ve çeşitli haberlerde, 103-111 Avenue des Champs-Élysées adresindeki bu yapının Louis Vuitton’un gelecekteki amiral mağaza ve konaklama/hospitality projesiyle bağlantılı olduğu yönünde bilgiler yer alıyor. Ancak burada şunu özellikle belirtmek lazım: şu an kamuya açık bilgiler daha çok proje ve planlar üzerinden ilerliyor; yani bina tamamlanmadan içeride tam olarak hangi konseptin ne ölçüde hayata geçeceği konusunda temkinli konuşmak gerekiyor. Söylenenler arasında lüks mağaza alanları, deneyim alanları ve otel/hospitality kullanımına dair planlar öne çıkıyor.
Bence bu dev valiz görünümü bile başlı başına bir Paris detayı olmuş. Normalde bir inşaat perdesi gibi düşünülmesi gereken şey, Louis Vuitton söz konusu olunca şehrin en çok fotoğraflanan noktalarından birine dönüşmüş durumda. Paris’te lüks markaların şehre nasıl bir görsel etki kattığını burada çok net hissediyorsunuz.
Yemekten sonra yürüyerek geri döndük. Gece Paris zaten bambaşka güzel ama Arc de Triomphe yani Zafer Takı çevresinden geçmek ayrı keyif verdi. Gündüz ne kadar görkemliyse gece ışıklandırılmış hali de o kadar etkileyici oluyor. Şanzelize tarafında kalınca bu tür akşam yürüyüşleri de gezi programının doğal bir parçasına dönüşüyor. Taksiye binip otelin önüne dönmek yerine, ışıklı caddelerde yürüyerek günün üstüne bir de gece Paris’ini eklemiş oluyorsunuz.
Kısacası Paris’te ilk günümüz yalnızca “şuraya gittik, burayı gördük” gibi geçmedi. Gerçekten yaşayarak, sokak sokak hissederek, arada sürprizlerle karşılaşarak ilerledi. Güneşli havada Eyfel’e yürümek, Louvre’un avlusunda oyalanmak, Avenue de l’Opéra’da çikolatacılar arasında dolaşmak, akşam şık bir otele yürüyerek gidip Nobu çizgisindeki bir restoranda yemek yemek ve dönüşte Zafer Takı’nı gece görmek… Bence Paris’i özel yapan tam da bu. Planlı gibi görünen ama içinde bolca spontan güzellik barındıran günler.


































Yorumlar
Yorum Gönder